Bir Kitap, Bir Ekrana Karşı Durabilir mi?
Çocuklara yalnızca “ekrandan uzak dur” demek yetmez. Onlara kitap, spor, sanat, arkadaşlık ve aileyle geçirilen gerçek zamanlar sunmak gerekir. Çünkü bağımlılıkla mücadele, ekranı küçültmekten önce hayatı büyütmekle başlar.
Çocukluğunuzda canınız sıkıldığında ne yapardınız?
Ben hatırlıyorum.
Canımız sıkılırdı. Öyle hemen geçsin diye elimizde bir telefon da yoktu. Bir arkadaşın kapısını çalardık. Sokağa çıkardık. Top oynardık, bisiklete binerdik. Bazen de hiçbir şey yapmadan otururduk.
Şimdi düşünüyorum da, o “hiçbir şey yapmama” hâli düşündüğümüzden daha kıymetliymiş.
Çünkü insan biraz da canı sıkıldığında düşünmeyi öğreniyor.
Bugünün çocukları ise can sıkıntısına pek fırsat bulamıyor.
Canı sıkıldığı anda ekran karşısında.
Bir video, bir oyun, bir mesaj, bir bildirim...
Çocuk sessiz kaldığında telefon konuşuyor. Yalnız kaldığında ekran arkadaşlık ediyor. Sıkıldığında önüne yeni bir dünya açılıyor.
Peki biz çocuğun elinden telefonu aldığımızda ona hangi dünyayı bırakıyoruz?
Bence asıl soru burada.
Çünkü bağımlılıkla mücadele yalnızca “telefonu bırak” demek değil. Telefonu elinden alırken, hayatına ne koyduğumuzu da düşünmek zorundayız.
Bir spor sahası...
Koşacağı, terleyeceği, düşüp kalkacağı, kaybettiğinde yeniden deneyeceği bir yer.
Bir kütüphane...
Sessizliğin içinde kendi sesini duyabileceği bir yer.
Bir müzik, resim ya da tiyatro atölyesi...
Kendini ekrandaki hazır dünyalarla değil, kendi ürettikleriyle ifade edebileceği bir alan.
Bazen bir park, bazen bir arkadaşının kapısı, bazen güven duyduğu bir öğretmen, bazen de akşam yemeğinde telefonların masadan kalktığı bir aile sofrası...
Hatta insanın biraz durabildiği, sessizleşebildiği bir ibadethane ya da yalnızca bir ağacın altı bile olabilir.
Bütün bunların ortak bir tarafı var:
Çocuğa gerçek hayatın içinde bir yer açmak.
Çünkü çocukların ihtiyacı yalnızca ekrandan uzaklaşmak değil.
Bir yere ait olduğunu hissetmek.
Bir şey üretmek.
Bir şey öğrenmek.
Birine yardım etmek.
Birileri tarafından gerçekten dinlenmek.
Kısacası, ekranın verdiği bazı duyguların gerçek hayattaki karşılığını bulmak.
Bazen Bir Kitap, Bir Ekranın Karşısına Dikilebilir
Bir kitap çocuğa bağırmaz.
Bildirim göndermez.
“Bana bak.” demez.
Sessizce bekler.
Çocuk kapağını açtığında ise başka bir dünyanın kapısını aralar.
Hiç görmediği bir şehre götürür onu. Bir kahramanın peşine takar. Bazen de kendi hayatında kuramadığı bir hayali sayfaların arasında kurmasına izin verir.
Bu yüzden kitap benim için yalnızca kitap değildir.
Bazen bir çocuğun ekranla arasına koyabileceğimiz küçük ama güçlü bir mesafedir.
16. Uluslararası Kocaeli Kitap Fuarı'nı da bu nedenle önemsiyorum.
Kitap fuarları yalnızca kitapların alınıp satıldığı yerler değil. İnsanların hikâyelerle, fikirlerle ve birbirleriyle yeniden karşılaştığı yerler.
Kocaeli Bağımlılıkla Mücadele ve Rehabilitasyon Derneği olarak biz de B Salonu K20 standında bu buluşmanın bir parçasıyız. Gönüllü uzmanlarımız ve klinik psikologlarımız, bağımlılık konusunda desteğe ihtiyaç duyan ya da sadece konuşmak isteyen ziyaretçilerle ücretsiz olarak bir araya geliyor.
Sahada yıllardır gördüğüm bir şey var:
Bazen insanın ihtiyacı uzun bir konuşma değil.
Karşısında onu gerçekten dinleyen birinin olması.
Bir de okullar var.
Bir inşaat mühendisi ve inşaat teknik öğretmeni olarak, kamu sektöründe yıllardır edindiğim deneyimle okullara yalnızca bina olarak bakamıyorum.
Bir okulun çocuğa sunduğu hayat, betonarme hesabından çok daha fazlası.
Teneffüste dışarı çıkan bir çocuğun karşısında beton duvarlar, dar alanlar ve hareket etmeye elverişsiz bir bahçe varsa, sonra o çocuğa “Neden sürekli ekran başındasın?” diye sormak bana pek adil gelmiyor.
Çocuğun koşabileceği, oynayabileceği, düşebileceği, arkadaşlarıyla tartışıp sonra barışabileceği alanlara ihtiyacımız var.
Bu nedenle her okulun, imkânlar ölçüsünde en az iki dönümlük gerçek bir nefes alanına sahip olmasını ciddi biçimde konuşmalıyız.
Çünkü yıllar içinde şunu daha iyi öğrendim:
Bağımlılıktan koruyan her şey bir konferans salonunda başlamıyor.
Bazen okul bahçesinde oynanan bir oyunda başlıyor.
Bazen kütüphanede çevrilen birkaç sayfada.
Bazen öğretmenin gerçekten “Nasılsın?” diye sormasında.
Bazen de akşam yemeğinde anne babanın telefonu bırakıp çocuğunun yüzüne bakmasında.
Biz çocuklara sürekli “ekrandan uzak dur” diyoruz.
Ama önce kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Ekranın dışında ona nasıl bir hayat sunduk?”
Çünkü boşluk uzun süre boş kalmıyor.
Bir şey gelip onu dolduruyor.
Biz çocukların hayatına hareket, arkadaşlık, üretim, merak ve aidiyet koymazsak ekran bunların bir kısmını kendi diliyle dolduruyor.
O yüzden mesele yalnızca telefonu çocuğun elinden almak değil.
Mesele, telefonun doldurduğu boşluğu yeniden hayatla doldurabilmek.
Bir kitapla.
Bir spor sahasıyla.
Bir dostlukla.
Bir aile sohbetiyle.
Bir sanatla.
Bazen de sadece çocuğun yanında gerçekten bulunarak.
Çünkü telefonu çocuğun elinden almak kolay.
Zor olan, ellerine yeniden hayatı verebilmek.
Belki de bağımlılıkla mücadele tam burada başlıyor:
Ekranı küçültmekten önce hayatı büyütmekte.
Yazar
-
YazanÖmer KARATAŞ
-
Yayın Tarihi08 Ekim 2026