UNUTULAN DEVALAR
Çağın bütün hastalıklarına merhem olacak kelimeler
Elimizin altında duruyorlar; hem de öyle sessiz, öyle mütevazı… Fakat nedense kimsenin eli onlara uzanmıyor.
Oysa çağın bütün yaralarına merhem olabilecek kelimeler hâlâ aramızda.
Bugün biraz onlardan söz etmek istiyorum. Kalbin derinliklerinde saklı kalan, dilimize uğramayınca yabancılaşan, hatırlandığında ise insanın içini ferahlatan o kadim kelimelerden...
Geçtiğimiz hafta dostlarla birlikte Sapanca kıyısındaki mütevazı bir çay bahçesinde oturuyorduk.
Akşam güneşi, gölün üzerine altın renkli bir örtü seriyordu. Hafif esen rüzgâr, suyun yüzeyinde ince halkalar oluşturuyor; uzaktan geçen martıların sesi, akşamın sessizliğine karışıyordu.
Yan masadaki gençlerin sohbeti ister istemez kulağıma geldi.
Konu hep aynıydı.
Yeni çıkan telefonlar…
Takipçi sayıları…
Lüks otomobiller…
Bir sonraki tatil planı…
Dinlerken fark ettim ki konuşmaların arasında tek bir gönül kelimesi yoktu.
Oysa bizim gençliğimizde sohbetler bambaşka yerlerden filizlenirdi.
Şükür konuşulurdu.
Kanaat konuşulurdu.
Tevekkül konuşulurdu.
İhlas denirdi.
Muhabbet denirdi.
Ne oldu da bu kelimeler hayatımızdan sessizce çekilip gitti?
Aslında hiçbir yere gitmediler.
Hepsi yerli yerinde duruyor.
Sadece biz onları çağırmayı unuttuk.
Tıpkı yıllardır açılmayan bir sandıkta bekleyen aile yadigârı gibi...
Tozlandılar.
İhmal edildiler.
Ve zamanla unutuldular.
Oysa insanın en derin yaralarını sarabilecek devalar tam da onlardı.
Bazen birkaç dakikalık bir tefekkür...
Bazen içten söylenmiş bir şükür...
Bazen karşılık beklemeyen küçücük bir muhabbet...
Kalbin yükünü hafifletmeye bunlar yetmez miydi?
Gölün dingin yüzeyine bakarken aklımdan şu düşünce geçti:
İnsan da su gibidir.
Üstü dalgalanabilir.
Rüzgâr onu savurabilir.
Hayat taşlar atabilir.
Ama derinlerinde hep dokunulmamış bir sükûnet saklıdır.
Ne var ki o derinliğe ulaşabilmek için biraz durmayı bilmek gerekir.
İşte tam da bunu unuttuk.
Koşmayı öğrendik.
Yetişmeyi öğrendik.
Tüketmeyi öğrendik.
Fakat durmayı unuttuk.
Hız, çağımızın en sessiz hırsızı oldu.
Zamanı çaldı.
Dikkati çaldı.
En çok da kalbimizi çaldı.
Sonra bir gün aynaya baktığımızda içimizin neden bu kadar yorulduğunu anlamakta zorlandık.
Tam da böyle zamanlarda o unutulan devalar usulca sesleniyor insana.
"Ben buradayım."
Hangisinden başlamalı?
Belki de ilk adım şükürdür.
Çünkü sürekli daha fazlasını isteyen bir dünyanın içinde, sahip olduklarımızı görebilmek başlı başına bir nimettir.
Bugün elimizdeki telefon eski diye üzülüyoruz.
Arabamız küçük diye huzursuz oluyoruz.
Evimiz biraz dar diye mutsuzlaşıyoruz.
Oysa Sapanca'nın kıyısında içilen sıcak bir çayın verdiği huzur, çoğu zaman dünyanın en pahalı kahvesinde bulunmuyor.
Şükür, işte tam da bunu fark edebilmektir.
Sonra kanaat gelir.
Belki de çağımızın en yalnız bırakılan erdemi...
İnsan daha fazlasını istedikçe eksiliyor.
Daha çok kazandıkça daha fazlasına ihtiyaç duyuyor.
Hırsın garip bir matematiği var.
Hiç doyurmuyor.
Sapanca'da yeni aldığı arabayı anlatan bir adamı dinledim.
Sözleri mutluluğu anlatıyordu.
Ama sesi...
Sesi huzursuzdu.
Çünkü insanın boşluğu, eşyayla dolmuyor.
Kanaat ise en sade sofrayı bile bereketli kılabiliyor.
İhlas...
Belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz kelime.
Gösterişin bu kadar çoğaldığı bir zamanda samimiyet ne kadar kıymetli.
Yaptığımız iyiliği neden herkes görsün istiyoruz?
Neden her güzel anı paylaşmadan yaşayamaz olduk?
İhlas, görünmek için değil; doğru olduğu için yapabilmektir.
Bir annenin gece yarısı çocuğunun başını okşaması...
Bir öğretmenin öğrencisine yüreğini vermesi...
Kimse alkışlamaz.
Ama en kıymetli işler de zaten sessiz yapılanlardır.
İhlas azaldığında, yerini yavaş yavaş riya doldurur.
Bir de tefekkür...
Ne zamandır gökyüzüne uzun uzun bakmıyoruz?
Ne zamandır yağmurun sesini dinlemiyoruz?
Ne zamandır sadece yürümek için yürüyoruz?
Düşünmek başka...
Derinleşmek başka...
Tefekkür, insanın kendine yeniden kavuştuğu yerdir.
O akşam göl kıyısında saatlerce suya baktığımı hatırlıyorum.
Hiçbir şey yapmadım.
Sadece baktım.
Ve uzun zamandır taşıdığım bazı yüklerin sessizce hafiflediğini hissettim.
Sabır...
Hemen sonuç isteyen çağın en yabancı olduğu kelime.
Her şey hızlı olsun istiyoruz.
İnternet hızlı...
Sipariş hızlı...
Başarı hızlı...
Ama hayatın en güzel meyveleri yavaş olgunlaşıyor.
Toprağın acele etmediği gibi...
Ağacın mevsimini beklediği gibi...
İnsan da bazen bekleyerek büyüyor.
Tevekkül ise kontrol edemediğimiz şeylerle kavga etmeyi bırakabilmektir.
Bir çiftçi toprağını sürer.
Tohumunu eker.
Suyunu verir.
Sonra gökyüzüne bakar.
Yağmuru kendisi yağdıramayacağını bilir.
İşte tevekkül, elinden geleni yaptıktan sonra gönlünü huzurla teslim edebilmektir.
Tevazu...
Kibrin yükseldiği yerde kaybolan sessiz güzellik...
Bugün herkes daha görünür olmak istiyor.
Daha önemli...
Daha güçlü...
Daha üstün...
Oysa gerçekten büyük insanlar, büyüklüklerini anlatma ihtiyacı duymazlar.
Meyvesi çok olan ağacın dalları nasıl eğiliyorsa, olgun insanın da sesi yükselmez.
Kibir kalbi sertleştirir.
Tevazu ise insanı insana yaklaştırır.
Peki kalbi yoran hastalıklar?
Onlar da hayatımızın tam ortasında.
Haset...
Başkasının nimetine üzülmek...
İnsanın önce kendisini tüketiyor.
Suizan...
Kimseyi tanımadan hüküm vermek...
İlişkileri sessizce çürütüyor.
Öfke...
Birkaç saniyelik taşkınlık...
Yıllarca taşınan pişmanlık...
Hırs...
İçtikçe susatan deniz suyu gibi...
Hiçbir zaman yetmiyor.
Cimrilik...
Paylaşmaktan korkan kalbin yoksulluğu...
Ucup...
İnsanın kendini olduğundan büyük görmesi...
Ve dünya sevgisi...
Hayatı sadece sahip olduklarımızdan ibaret sanmak...
Bütün bunlar kalbin yükünü biraz daha artırıyor.
Bütün bu hastalıkların karşısında unutulan bir deva daha var.
Zikir.
Sadece dilin söylediği bir söz değildir.
Kalbin yeniden yönünü bulmasıdır.
İnsan bazen sessizce Rabbini anarken, yıllardır taşıdığı yükün hafiflediğini hisseder.
Çünkü kalp, kendisini var edeni hatırladıkça huzura yaklaşır.
Ve elbette...
Muhabbet.
Bugün sevgi çok konuşuluyor.
Ama muhabbet giderek azalıyor.
Muhabbet, sadece sevmek değildir.
Sevdiğini hissettirebilmektir.
Karşılık beklemeden yanında durabilmektir.
Bir dostun gözlerinin içine bakarken zamanın yavaşladığını hissetmektir.
Hesap yapmadan paylaşabilmektir.
Çünkü gerçek muhabbetin matematiği yoktur.
Şimdi dönüp kendimize sormanın vakti değil mi?
Bu kadar yorgunluğun sebebi gerçekten hayat mı?
Yoksa unuttuğumuz kelimeler mi?
Belki de aradığımız huzur çok uzaklarda değil.
Belki de yıllardır elimizin altında duran bu kadim kelimelerde saklı.
Şükürde...
Kanaatte...
İhlasta...
Sabırda...
Tevekkülde...
Muhabbette...
Tefekkürde...
Tevazuda...
Zikirde...
Bugün küçük bir deneme yapın.
Telefonunuzu birkaç dakikalığına sessize alın.
Pencereyi açın.
Rüzgârın sesini dinleyin.
Gökyüzüne bakın.
Bir ağacın dallarını seyredin.
İçinizde uzun zamandır duymadığınız bir sesin yavaş yavaş uyandığını hissedeceksiniz.
Çünkü kalp, doğru kelimeleri duyunca yolunu yeniden bulur.
Dünyanın gürültüsü hiç bitmeyecek.
Koşuşturma da...
Tüketme arzusu da...
Fakat insanın içindeki sessiz bahçe hâlâ orada.
Kapısı kapanmadı.
Sadece uzun zamandır çalınmıyor.
Belki bugün...
O kapıyı yeniden aralamanın vaktidir.
İnsan, sahip olduklarıyla değil; kalbinde yaşattıklarıyla zenginleşir.
Hatırladığımız değerler kadar insanız.
Unuttuğumuz kadar eksiliriz.
Kalp ise garip bir emanettir.
Hatırladıkça dirilir.
Unuttukça ağırlaşır.
Ve bazen tek bir kelime...
Bir ömrü yeniden ayağa kaldırmaya yeter.
Yazar
-
YazanÖMER KARATAŞ
-
Yayın Tarihi04 Ağustos 2026