YANKI ODANIZ HANGİ RENK?
Sosyal medya algoritmaları bizi fark etmeden kendi düşüncelerimizi yankılayan dar odalara hapsediyor ve farklı sesleri görünmez kılıyor. Peki.... Gerçek özgürlük nedir?
Telefonunuzu elinize alıyorsunuz, ekranı kaydırmaya başlıyorsunuz.
Karşınıza hep aynı şeyler çıkıyor, değil mi?
Aynı öfkeler, aynı alkışlar ve aynı şikayetler.
Bu bir tesadüf değil.
Algoritma sizi çok iyi tanıyor; belki de kendinizi tanıdığınızdan daha iyi.
Yıllar önce bize devasa bir “küresel köy” vaat ettiler.
Dünyanın bir ucundaki insanla diğer ucundakinin tanışacağı, konuşacağı sınırsız bir pencere olacaktı internet.
Ama o küresel köyü kurarken, içine milyonlarca küçücük, penceresiz hücre inşa ettik.
Dünya küreselleşti ama zihinlerimiz daha da daraldı; bu, çağımızın en sessiz çelişkisidir.
Bir şeye tıklıyorsunuz, biraz durup bakıyorsunuz, bir gönderiyi beğeniyorsunuz.
Sistem hemen not alıyor:
“Bu insan bunu seviyor, ona benzer şeyler göstereyim.”
Siz hiç fark etmeden, kapısı dışarıdan kilitlenmiş bir odaya giriyorsunuz.
Duvarları sadece size benzeyen seslerle örülü bir oda.
İşte bu odanın adı: Yankı odası.
Sosyal medya platformları size dünyaya açılan bir pencere sunduğunu iddia ediyor.
Oysa onların size uzattığı şey sadece bir ayna.
Sürekli kendinize, kendi fikirlerinize ve kendi doğrularınıza bakıyorsunuz.
Çünkü dikkat ekonomisinin kuralı çok basittir:
Sistem, seni ekranda ne kadar tutarsa o kadar kazanır.
Seni ekranda tutmanın en kolay yolu da seni konfor alanında bırakmak, hep haklı olduğunu hissettirmektir.
Böylece hepimiz, kendi sesimizin yankısını dinliyor ve o yankıyı dünyanın gerçeği sanıyoruz.
Kendi yankımızı dinleyip onu hakikat sanıyoruz; oysa duyduğumuz, sadece kendi sesimiz.
Bu odalarda herkes sizinle aynı fikirde.
Kimse “Ya bir de şu açıdan bakalım” demiyor.
Sadece bize benzeyenlerle konuşa konuşa, dünyayı eksik öğreniyoruz.
Ve eksik öğrenilen dünya, zamanla gözümüze “tam gerçek” gibi görünmeye başlıyor.
Uzmanlar buna “yanlış fikir birliği” yanılsaması diyor.
Sadece benzer düşünen insanlarla etkileşime girdiğimiz için, kendi inançlarımızın toplumun tamamı tarafından kabul gördüğünü sanıyoruz.
Farklı bir ses o odaya girdiğinde ise, o ses anında düşman ilan edilip gürültü içinde boğuluyor.
Çünkü sürekli onaylanmaya alışan zihin, itiraz gördüğünde rasyonel düşünmeyi bırakıp savaş moduna geçiyor.
Artık farklılık bir zenginlik değil, bertaraf edilmesi gereken bir tehdit.
Parçalı hakikatler çağında en büyük kayıp bilgi değil, ortak anlamdır.
Bugün fikirlerimizi özgürce seçtiğimizi sanıyoruz.
Oysa çoğu zaman biz seçmiyoruz; seçildiğimizi bile fark etmiyoruz.
Bize ne göreceğimizi, kimleri dinleyeceğimizi görünmez bir filtre sistemi dikte ediyor.
Seçim dönemlerindeki o büyük kutuplaşmalar, aile içindeki sert kavgalar hep bu yüzden.
Aynı evde yaşayan anne, baba ve çocuk, üç ayrı yankı odasında geziniyor.
Aynı masada oturuyorlar ama herkesin zihni kendi akışının içinde.
Baba kendi siyasi grubundan çıkamıyor, anne kendi ilgi alanında, çocuk kendi oyun evreninde.
Aynı evde, yan yana ama fersah fersah uzaklar.
Hz. Mevlânâ sekiz asır önce, “Ne olursan ol, yine gel” diyordu.
Bu, farklı olanı dışarıda bırakmayan, içeri davet eden muazzam bir genişlikti.
Bugünün algoritmaları ise adeta:
“Sadece bana benziyorsan gel” diyor.
Kur’an-ı Kerim’de insanlığın milletler ve kabileler hâlinde yaratılmasının amacının “bilişip tanışmak” olduğu söylenir.
Yankı odası ise bunun tam tersini yapıyor; bizi sadece kendimize benzeyenle baş başa bırakıyor.
Yaratılış çoğulluk üzerine kuruluyken, ekranlarımız bizi tekilliğe doğru büzüyor.
Oysa entelektüel büyüme dediğimiz şey, çatışmadan doğar.
Zihin haritasını genişleten şey, bizi rahatsız eden sorular ve ezber bozan cevaplardır.
İnsan zihni, en çok tahmin edilebilir olana alıştığında körelir.
Peki bu odadan çıkış nerede?
İbn Battûta, yedi asır önce farklı kültürleri görmek için kıtalar dolaşmıştı.
Şimdi bizim dünyayı görmek için yürümemize bile gerek yok; sadece kafamızı o ekrandan kaldırmamız yetiyor.
Çözüm basit ama hiç de konforlu değil:
Kendi düşünce konfor alanınızı bilinçli olarak bozmanız gerekiyor.
Takip ettiğiniz hesaplara bir bakın. Hepsi mi size benziyor?
Bir tanesini değiştirin.
Sizinle aynı fikirde olmayan ama üslubuna saygı duyduğunuz bir sesi dinlemeye başlayın.
Ufkunu genişletmek, ekranını değil, çevreni değiştirmekle başlar.
Evde bir deneme yapın.
Akşam yemeğinde telefonu masaya bırakın.
Çocuğunuza, eşinize, dostunuza “Sen bu konuda ne düşünüyorsun?” diye sorun.
Cevap hazırlamak için değil, sadece anlamak için dinleyin.
Yankı odasını yıkan tek şey, gerçek bir insanın sesini samimiyetle dinlemektir.
Şimdi başta sorduğum soruya geri dönelim.
Yankı odanızın bir rengi olsaydı, bu hangi renk olurdu?
Öfkeden beslenen, sürekli tetikte bekleyen kıpkırmızı bir oda mı?
Sadece güvenli doğruların tekrarlandığı gri, sıkıcı ve dar bir alan mı?
Yoksa parlak ama hiçbir derinliği olmayan bir neon ışığı mı?
Rengi ne olursa olsun, o duvarlar sizin etrafınızda her gün biraz daha yükseliyor.
Eğer bu soruya cevap veremiyorsanız, bu zaten bir cevaptır.
Demek ki çok uzun zamandır o hücrenin içindesiniz.
Odanın kapısını açmak sizin elinizde.
Peki, o kapıyı aralayıp dışarıda kalan devasa dünyayı hâlâ görebilecek cesaretiniz var mı?
Yazar
-
YazanÖmer KARATAŞ
-
Yayın Tarihi24 Haziran 2026