“Babanecilik” Topluma Ne Kaybettiriyor?
Bağımlılıkla mücadelede “babanecilik”, sorunu anlamak yerine bastırdığı için yalnızlığı, kopuşu ve güven kaybını derinleştirir. Gerçek çözüm ise kontrolü artırmak değil, insanı yeniden hayata ve ilişkiye bağlayan duygusal teması kurabilmektir.
Bir sabah haber düşüyor ekrana.
“Bir genç daha…”
Kimse uzun konuşmuyor. Herkes az çok ne olduğunu biliyor artık. Aynı cümleler, aynı sessizlik, aynı “keşke”.
Ama değişmeyen şey şu: Hikâye bitmiyor. Sadece isimler değişiyor.
Bu noktada genelde refleks hızlı oluyor.
Bir şey yasaklansın.
Bir şey sıkı denetlensin.
Bir şey kontrol altına alınsın.
İşte “babanecilik” dediğimiz bakış tam burada devreye giriyor.
İyi niyetli.
Hızlı.
Ama biraz aceleci.
Sorunu anlamaya değil, bastırmaya odaklı.
Bağımlılık meselesi ise bu aceleye hiç gelmiyor.
Çünkü bu iş sadece “madde” işi değil.
Daha derin bir yerden başlıyor:
Yalnızlık.
Görülmeme.
Bağ kuramama.
Boşluk.
Bir genç düşün.
Evde konuşulmayan şeyler var.
Okulda kimsenin gerçekten fark etmediği biri.
Sokakta kalabalığın içinde görünmez.
Bir noktada “çıkış” arıyor.
Ve çoğu zaman o çıkış yanlış bir kapı oluyor.
Burada kritik kırılma başlıyor.
Toplum o kapıyı anlamaya çalışmıyor.
Kapıyı kapatmaya çalışıyor.
Ama kimse şunu düşünmüyor:
O kapı neden açıldı?
İşte babanecilik tam burada kendini gösteriyor.
Sorunun kökünü değil, sonucunu hedef alıyor.
Daha fazla kontrol, daha fazla yasak, daha fazla sertlik…
Ama tuhaf bir şey oluyor:
Sorun bitmiyor.
Sadece yer değiştiriyor.
Çünkü bağımlılık sessiz büyüyor.
Bağırarak değil, boşluk bularak ilerliyor.
Ve en çok da şurada güçleniyor:
Kimsenin gerçekten dinlemediği yerde.
Türkiye’de son yıllarda çok şey yapıldı.
Merkezler kuruldu.
Kampanyalar yapıldı.
Farkındalık arttı.
Ama sahada hâlâ aynı soru duruyor:
“Neden bu hikâyeler bitmiyor?”
Belki cevap karmaşık değil.
Biz çoğu zaman davranışı görüyoruz, duyguyu değil.
Oysa davranış dediğimiz şey sadece bir sonuç.
Altında başka bir şey var:
Kırılma.
Kopuş.
Yalnızlık.
Aidiyet eksikliği.
Bir genç “yanlış yola saptı” dediğimizde, aslında hikâyenin son sayfasına bakıyoruz.
Öncesi çoğu zaman boş kalıyor.
Babanecilik burada şunu yapıyor:
İnsanı anlamaya çalışmıyor, problemi yönetmeye çalışıyor.
Ama insan “yönetilecek” bir şey değil.
İlişki kurulacak bir şey.
Bir ev düşün.
Aynı çatı altında insanlar var ama aynı dünyada değiller.
Biri telefonda.
Biri ekranda.
Biri kendi içine kapanmış.
Konuşmalar azalıyor.
Bakışlar bile kısalıyor.
Sonra bir gün herkes aynı soruyu soruyor:
“Nasıl oldu bu?”
Oysa cevap çok uzak değil.
Bağ incelirse, boşluk büyür.
Boşluk büyürse, insan bir şeyle doldurmaya çalışır.
Bağımlılık çoğu zaman tam burada başlıyor.
Bir şey eksik.
Ama adı konmamış bir eksiklik.
O yüzden mesele sadece mücadele değil.
Sadece yasak değil.
Sadece kontrol değil.
Asıl mesele şu:
Bir insanı hayattan çekmek değil, hayata geri bağlamak.
Bunu sağlayan şey de çoğu zaman büyük politikalar değil.
Daha basit bir şey:
Birinin birini gerçekten dinlemesi.
Yargılamadan.
Susturmadan.
Hemen çözmeye çalışmadan.
Sadece anlamaya çalışarak.
“Babanecilik” iyi niyetli bir refleks olabilir.
Ama bazen iyi niyet, yanlış yöntemle birleşince aynı döngüyü tekrar üretir.
Ve belki en net gerçek şudur:
Bir insan boşlukta kalırsa, o boşluğu biri doldurur.
Biz doldurmazsak, başka bir şey doldurur.
Sorulması gereken soru şudur:
Biz gerçekten çözmeye mi çalışıyoruz?
Yoksa sadece görünmesini istemediğimiz şeyi mi kapatıyoruz?
Yazar
-
YazanÖmer KARATAŞ
-
Yayın Tarihi24 Haziran 2026